Ömer Lütfi KANBUROĞLU               BAŞYAZI

 

 

 

 

Köylü Olmak ile

Köylü Kalmak Arasındaki Fark

 

Toplumun her ferdi köken itibarı ile elbette köylüdür; sonuçta herkesin köylü bir geçmişi vardır. Tek fark, kiminin köy kökeni 300 sene önceye dayanır, kiminin ise 50 sene öncedir. Bazılarının köylülüğü ise hiç bitmez. Yeni nesil çocukları olur köylüdür, okur yazar olur gene köylüdür, üniversite bitirir, yüksek lisans, doktora yapar gene köylüdür. Köylülükleri asla bitmez, çünkü bunu bir meziyet zannederler.

Yanlış anlaşılmasın. Köylü olmak elbette suç değil, bir yaşam biçimi ve hatta bazıları için tercih meselesi. Köyde yaşayıp köylü olmak başka, köyde yaşayıp çiftçilik yapmak başka bir şeydir. Köyde yaşayan nice çiftçiler tanıyorum, değme Türk aydınlarına şapka çıkarttırır. Hatta öyle çiftçiler var ki, yurtdışında eğitim görmüş, yabancı dil biliyor, okuyor, yazıyor ama ekmek parasını çitçilikle kazanıyor. Bu, onun saygı duyulması gereken bir tercihi. Bir de tersini düşünelim, adam okumuş, yazmış tahsil görmüş ama kendisi ve çevresine bakışı, iş hayatında ürettikleri köyü ve köyünde gördükleri ile çerçevelenmiş. Üniversite bitirse bile dünyaya açılamıyor. Dünyadan haberi bile yok. O’nun bütün dünyası köyü, köylüsü, hemşerileri. Biri ile tanışınca, tanıştırılınca ilk sorduğu şey “nerelisin”; eğer yeni tanıştığı insan kendi köyünden veya köyüne yakın bir çevredense o anda define bulmuş gariban gibi birden yüreği pır pır ediveriyor. Bir seviniyor ki sormayın gitsin, sanırsınız ki yakıt yerine hava ile çalışan bir otomobil icat etti…

Bu “köylüler” kendi köylerinde kalıp diğer insanların yaşam stillerine karışmasalar toplum için önemli değil; ne yaptıkları kimseyi ilgilendirmez. Ama bunlar toplumun her kademesinde karşınıza çıkıyor. Bir bakıyorsunuz, polis, genel müdür, hakim, doktor, devlet memuru, politikacı, tüccar, esnaf aklınıza gelebilecek her meslek dalında var bunlardan. Diploma alıp, hemşerilerinin tavassutu ile bir makama gelince sınıf atladıklarını zanneden insanların bu duygu ve düşünceleri ülkemizde mal ve hizmet alımında kalitenin düşmesine yol açıyor. Kişi kendi layık olduğundan fazlasını hayal edemeyeceği için, üçüncü kişilere de mal ve hizmet üretirken bırakın yaşam biçimini, hayallerinin kısır çerçevesi bile, attığı her adımı etkiliyor. Dolayısı ile böyle bir insanın ürettiği mal ve hizmet kalitesi de düşüyor. Çok basit ilişkileri kuramıyorlar, başvurularını yanlış ve zamanında yapamıyor, kurallara uymuyor, “kuralların kendisi için değiştirilse ne olacağı” gibi  anlamsız tepkiler gösteriyorlar. Başkasının arazisine ev yapıp sonra yıkmaya gelen ekiplere “yuvamızı yıkıyorsunuz” diye tepki gösteriyorlar. Bunların genelde “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” gibi bir meziyetleri de var. Hayatın her kademesindeki bu “köylüler” genelde her konu hakkında her şeyi bilirler. Ama, en son ne okudun diye birine sorsan vereceği tek cevap yolda yürürken gördüğü dükkanın tabelası olacaktır.

Oysa hayat, bir sosyal ilişkiler manzumesidir. Tecrübe ve bilgi birikiminde aile hayatı ve çevrenin rolü asla yadsınamaz. Aile ve çevrenizin size verdiklerinin üzerine geleceğinizi inşa edersiniz. Okulda öğrendikleriniz de size sadece yardımcı olur.  Yoksa her tahsil gören başarılı bir insan olur çıkardı. Demek ki, tahsil tek başına köylülükten kurtulmanın bir amacı değil sadece aracı olabilir. Her şeyden önce, insanın yaşadığı ülkenin vatandaşı olduğunu hissetmesi, kuralları bilmesi ve bu kurallara uymayı, müşterek yaşamayı öğrenmesi köylülükten kurtulmanın en temel şartıdır.

Her şeyi kendiniz için ister, herkesin de size uymasını beklerseniz köylülüğün âlâsını yapmış olursunuz.

Sevgiler,

omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 10  Mayıs  2005


Z ANA SAYFAYA DÖN