Ömer Lütfi Kanburoğlu,  Türk ordusunun bir generalini “Kontrgerilla şefi” diye suçlayacaksın ama ona atılan bu iftira ile ilgili yazdığı kitabı okuma zahmetine bile katlanmayacaksın, bravo...

 

 

Uyanıkken rüya görenler ülkesi

 

  

Ülkemiz insanında uzun süredir devam eden  “uyanıkken rüya görme” gibi bir hastalık var.

Bu hastalığın kökeni 1980 yıllarından önceye dayanıyor. O yıllarda işlenen siyasal cinayetler ve bunların bir türlü aydınlatılamaması, bu siyasal cinayetlerde çeşitli devlet görevlilerinin dahli olduğunun sürekli ima edilmesi  halkın devlet erkine  karşı sürekli şüpheci yaklaşmasına neden oldu.

Zamanla giderek yayılan bu bulaşıcı hastalık, artık ülkemizde tehlikeli boyutlara ulaştı.

 

Halkın elinde yeterli bilgi ve birikim olmadan olaylara şüpheci yaklaşması bir yere kadar mazur görülebilir; ama aydınların bu hastalığa yakalanmasına ne demeli?

 

Koskoca yazarlar, gazete ve TV yöneticileri dedikodu ile haber yapıyorlar. Bu bir hastalık değilse nedir?

Acaba bilgi ve belge sahibi olmadan fikir sahibi olanlar, eğer bu davranışlarının istem dışı olmadığını iddia ediyorlarsa, o zaman yaptıkları belli bir maksat için yalan haber üretmek anlamına gelen ve istihbaratta yaygın olarak kullanılan dezenformasyondan başka bir şey değildir.

 

Dezenformasyon, sizle alakası olsun olmasın her hangi bir olayı çeşitli müdahalelerle kendi lehinize kullanma operasyonudur. Bu operasyonlarda da ilk olarak kullanılan alet medyadır.

Medyanın kullanılmadığı hiçbir dezenformasyon operasyonu yoktur; medya çoğu kez bilmeden bu operasyonun bir parçası olur çıkar. Onun içindir ki, medya yöneticiliği sıradan insanlara, mankenlere, akrabalara, çömezlere bırakılacak iş değildir.

 

Eğer genel yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü, haber dairesi müdürü vs. tecrübeli gazeteci değiller, bilgi ve belgeye ulaşarak doğrulatacak çevre ve beceriye sahip değillerse sürekli alet olurlar. Sürekli “önlerine ne konursa onu yerler”.

 

Örneğin, medyamız tam 1977 yılından beri aslında “karanlık” bir gazetenin ortaya attığı bir “kontrgerilla” yemeğini sürekli yer durur. Hiç biri, “kardeşim bu yemeği kim pişiriyor, mönü niye hiç değişmiyor?” diye sormuyor. Koca koca yazarlar bu konuda önlerine ne konuyorsa onu yiyip yutuyorlar. O yıllarda “kontrgerilla” dezenformasyonu ile terfisi engellenip yıpratılmak istenen  Tümgeneral (E) Cihat AKYOL’un bu konuda yazdığı, üç baskı yapan ve bundan tam yirmi sene önce yayımlanan “Kontrgerilla” isimli kitabını kimse okuma zahmetine katlanmıyor; ne okuması hatta haberleri bile yok!

 

Sen koskoca Türk ordusunun bir generalini “Kontrgerilla şefi” diye suçlayacaksın, aleyhinde her türlü yayını  yapacaksın sonunda muradına erip adamı emekliye sevk ettireceksin; ama yaşadığı bu süreçle ilgili yazdığı anı kitabını okuyarak en azından suçladığın insanın bu konudaki görüşlerine başvurmak zahmetine bile katlanmayacaksın. Önüne ne koyarlarsa hep onu yiyeceksin; yirmi sene sonra bile…

 

Türkiye böyle bir medyayı hak etmiyor.

Medya araştırmacı olmalı.

Medya doğruları yazmalı; her ne pahasına olursa olsun…

Medya’nın doğruları kişiye göre değişmemeli.

Ve medya, bu ülkenin bir parçası olduğunu unutmamalı…

 

Aradan geçen onca seneden sonra medya tüccarların elinde oyuncak oldu ise yöneticilerinin de kâr peşinde koşuyor olmasını  ayıplamamak gerek.

 

Sürekli kâr etmeyi düşünen insanın, önüne ne konursa yemesi doğaldır…

 

Kalın sağlıcakla,

 

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk  06 Şubat  2007