Ömer Lütfi KANBUROĞLU             BAŞYAZI

 

 

 

 

 

Bir İşi Yapmak veya

Yaparmış Gibi Görünmek

  

Bir işi yapmak, bitirmek ve istenilen şekilde sonuçlandırmak ile o işi yaparmış gibi görünmek veya yaptığını zannetmek arasında çok fark vardır.

İkinci gruptaki insanlardan yani, bir işi yaparken yapıyormuş gibi görünen veya yaptığını zanneden insanlardan Türkiye’de metrekare başına beş tane düşmektedir.

Ülkemizde insanlar herhangi bir işe talip olurken bilgi, görgü ve yeteneklerine göre değil, kimi ne kadar tanıdıkları ile değerlendirilirler. Bu ahlâki yozlaşma Türkiye’de sap ile samanın birbirine karışmasına, insanların hak etmedikleri mevki ve makamlarda heba olup gitmesine yol açmaktadır. Kamu sektörünü incelediğinizde, aslında domates tarlasında çok güzel çapa yapıp daha verimli olabilecek bir insanı bazen bir genel müdür,  çok iyi idareci olabilecek bir insanı da sıradan bir memur olarak görebilirsiniz.

Bu kaynak israfı ülkemizin en büyük özelliğidir. Bu özellik halkımızın iliklerine kadar işlemiştir. Vatandaşlarımız sıradan bir vatandaşlık vazifesini yerine getirirken bile gideceği kurumda tanıdığı köylüsü, mahallelisi, komşusu var mı diye araştırma yapar; doğrudan gidip o kuruma dilekçe vereceği yerde, kurumda çalışan köylüsünü buldu mu hazine bulmuş gibi olur. Bunun tek sebebi, kanun ve yönetmeliklere göre takip ettiğiniz işlerinizin yürümemesidir. Oysa ki, yerleşik usulleri izlediğiniz zaman hiçbir işiniz aksamadan yürür. Örneğin Tapu dairelerinde görevli memurların “bahşiş” almadan iş yapmaması buna en güzel örnektir. Tapu dairelerindeki “bahşiş”, ilgili bakan tarafından bile geçtiğimiz günlerde “usulden” bir uygulama olarak gösterilmiştir. Fakat her ne hikmetse bu yerleşik usullerin bir çoğu kanunlarımıza göre suçtur ve cezai sorumluluğu vardır. Anlaşılan kanunları yazanların yerleşik usullerden, ya da yerleşik usulleri uygulayanların kanunlardan haberi yok. Arada bir iletişim eksikliği var ama nerede anlayamadık.

Mesela, bir yere bir atama yapılacağı zaman herkes kendini o makama uygun görür. Hiç kimse “ben bu işi yapamam, benim bu işi yapmaya bilgi, görgü ve becerim yeterli değil, bu işi en iyi filanca yapar çünkü o bu işin uzmanıdır” demez. Hatta yabancı dil gerektiren görevlere bile o dili hiç bilmeyen insanların atandığı çok görülmüştür. Buna en iyi örnek dış temsilciliklerdeki müşavirlik ve ateşelik görevleridir. Bu görevlere atananlar arasında gittiği ülkenin dilini bilen hemen hemen hiç yoktur. Daha da ilginci, bu görevlerde bulunanların birçoğu herhangi bir yabancı dil dahi bilmemektedirler. Herkes talip olduğu işin ilk önce ücretini, sonra zaman kalırsa o işin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışmaktadır, atandığı görevin gereklerini işe başladıktan sonra öğrenmektedirler. Doğal olarak böyle bir şey mümkün olmadığı için de işlerini gereği gibi yapamamaktadırlar.

Her kurumda bir avuç insan iyi niyetle bir şeyler yapmaya, hazırladıkları yönetmeliklerle işleri yürütmeye  çalışmakta. Fakat, yönetmelik yazarak iş yürüyecek olsa Türkiye dünyanın en gelişmiş ülkesi olurdu. Yönetmelik yazarak iş yürütme düşüncesi bu yönetmelikleri yazıp bir şişeye koyup denize atmakla aynı şey. Bazı şeyleri kaleme alıp duyuru yapıyorsunuz ve herkesin buna uymasını bekliyorsunuz; peki uymayanlara ne yapıyorsunuz?

Hiçbirşey!

Evet, koskoca bir hiçbirşey!

Türkiye’de idareciler sürekli buz üzerine yazı yazıyor. Yazdığınızın hiçbir kıymeti yok. Çünkü uygulama sıfır. Yeteneksiz, bilgisiz, görgüsüz ve oturduğu makamın gereklerinden habersiz insanlar maaşlarını alıp emeklilik günlerinin hayalini kurmaktalar.

Eğer bir yönetmelik yazdınız ve yayınladınız, TBMM’den bir kanun çıkardınız ve Resmi Gazetede yayınlandı ise bunun uygulanmasından siz sorumlusunuzdur. Bu sizin namusunuzdur. Eğer uygulanmıyorsa, insanlar bunu göz ardı ediyor ve umursamıyorsa bunun bir yaptırımı olmalı; öyle kağıt üzerinde değil. Uymayanın canını yakmalısınız ve eğer bunu bir başkasının yapmasını bekliyorsanız daha çok beklersiniz. Uymayanı uydurmak için de bir kanun çıkmasını mı bekliyorsunuz?

Atacağınız her adım kanunda ve yönetmelikte yazmaz, yazamaz. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Demokrasinin beşiği dediğimiz bazı ülkelerde birçok şey kanunlarda bile yazmaz ama insanlar bilgi, görgü ve yüzyılların birikimi sonucu oluşmuş ahlâki değerlerle doğruyu görür ve ona göre karar verirler. Bunu gerçekleştirebilmek için toplumda dürüstlükleri ile örnek, bilgi, görgü ve yaşantıları ile önder olacak insanların yönetici kadrolarda bulunmaları gereklidir. Hasbelkader bir üniversite bitirmiş olabilirsiniz ama nasıl Diyarbakır’da üniversite bitiren ile İstanbul’da üniversite bitiren bir değilse, insanların ailelerinden aldıkları görgü ve tecrübe de bir değildir. Önemli olan üniversiteyi bitirmek değil, bitirdikten sonra “adam” olmaya çalışmaktır. Hayatınız boyunca bilgi, görgü ve tecrübenizi artırmaya çalışmalı ve oturduğunuz makamın hakkını vermelisiniz. O zaman belki sizin çocuğunuz da ailesi içindeki kazanımları sayesinde iyi bir idareci olabilir. Dün gecekonduda yaşayan biri, bugün üniversiteye gidip yarın büyükelçi olamaz; bu doğa kanunlarına aykırıdır. Belki birisi ona bu payeyi verir ama o gene büyükelçi olamaz, sadece olduğunu ve işini de yaptığını zanneder.

Ailede başlayan yozlaşma ve dejenerasyon ister istemez günlük hayata sirayet ettikçe insanlarımız da her işini yaptığını zannediyor. Lütfen, herkes şapkasını önüne koyup “ben ne işe yarıyorum, burada olmasam ne değişir, aslında şöyle çalışsam daha verimli olurum” diye bir düşünsün. Baştan, sona herkes bu soruyu kendisine sorduğu zaman daha verimli olacağımızı umuyorum…

Kalın sağlıcakla,

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 09  Eylül  2008

 

 


 

Z ANA SAYFAYA DÖN