Ömer Lütfi KANBUROĞLU             BAŞYAZI

 

 

 

 

Din ile ahlâk imtihanı

 

Ahlâksız bir insan aynı zamanda dindar da olabilir mi?

Ahlâksız bir insan aynı zamanda elbette dindar olamaz. Sadece kendini dindar zannediyordur veya çevresindekiler onu dindar bir insan olarak tanıyorlardır. Çünkü her semavi dinin temelinde ahlâklı olmak yatar, iyi ahlâk sahibi olmak her dinin olmazsa olmazıdır.

Ülkemiz her konuda sap ile samanı karıştıran özelliğini bu konuya da sirayet ettirmiştir. Dinin özünü ıskalayan toplum ritüellerine gömülmüş kalmış, “namaz kılıyorsa dürüst insandır” şeklindeki yanlış inanış üçkâğıtçı, hırsız ve dolandırıcılar için geçim kaynağı olmuştur. Nasıl ki dilenciler servetini gizleyip topluma avuç açıyorlarsa, aslında hiçbir dinin kabul dahi etmeyeceği insanlar sırf düzenlerini (!)  yürütebilmek adına dindar görünebilmektedirler. Onların yaptığı bu davranış kendi ahlâk anlayışları açısından son derece rasyonel olmakla beraber, asıl problem saf ve mütedeyyin insanlarımızın bu sahtekârlara inanıp bilmeden, düşünmeden ve araştırmadan körü körüne güvenmeleridir.

Dünyanın her yerinde sahtekârlar, üçkâğıtçılar, insanların temiz duygularını istismar edip onları kandırarak kendilerine menfaat sağlayan binlerce insan bulabilirsiniz. Önemli olan toplumun sap ile samanı ayırıp ayıramadığıdır. Elbette her ülkede sahtekâr ve hırsızlar vardır ama yaptıkları ortaya çıktığı zaman insanlar onlara “bu bizim hırsızımız” deyip sahip çıkmazlar. Böyle bir durum ortaya çıktığında insan hasleti utanmayı gerektirir. İnsan olanın önce yüzü kızarır, sonra hukuk sistemi tarafından cezası ne ise verilir, hiç yapamıyorsanız utanma belasına en azından hırsızı toplumdan dışlarsınız.

1990’lı yıllarda Türkiye’ye yerleşerek filizlenen, asırlık ağaçları aratmayacak şekilde kök salarak gelişen “kleptokrasi” zamanında tedbir alınmadığı, pirim verildiği ve toplum tarafından müsamaha edildiği için sonuçta bu günlere geldik. Çalmanın normal hale geldiği, yönetenlerin ülke kaynaklarını kendi şahsi çıkarları doğrultusunda kullandıkları yönetim anlayışı olan kleptokrasi aslında bütün ülkelerde ve her rejimde görülür. Gelişmemiş ülkelerde tam anlamı ile iktidar olan bu yönetim anlayışı, gelişmiş ülkelerde iktidarı eline geçirmeye çabalar durur ama halk buna izin vermez. İşte gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeleri ayıran en önemli özellik budur. Bu özelliğin gelişmesi demokrasi kültürü ile yakından alakalıdır.  

Gelişmiş demokrasilerde kişiler inançları ile değil başardıkları ile ölçülürler. Örneğin insanlığa, sanata, bilime katkınız toplum nezdinde saygı uyandırır ve çevrenizdekiler sizi takdir ederler. Yoksa sürekli namaz kılmanız, bıyıklarınızın fırça gibi veya sarkık olması, parka giyiyor olmanız, papağan gibi ezberlediğiniz üç-beş slogandan başka bir şey bilmiyor olmanız hiçbir işe yaramaz.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi çevrenizde dindar bildiğiniz pek çok kişi dünyanın en ahlaksız insanından daha ahlaksız, hayatı boyunca hiç ibadet etmemiş bir kişi ise bir peygamber kadar iyi ahlâk sahibi olabilir. Bankaya para yatırırken kırk kere düşünen halkımız, adam dini bütün, camiye gidiyor diye elinde avucunda ne varsa bir soytarıya makbuz bile almadan veriyor, ondan sonra soyulduğunu anlayınca bas bas “nerde bu devlet” diye bağırıyor. Bunun cevabı çok açık parayı soytarıya, dolandırıcıya verirken nerede ise gene orada duruyor.

Ya arkadaş bir insan hiç mi sormaz, eli titremez 400.000 Euro parayı makbuz bile almadan elin herifine teslim eder? Evet, yanlış duymadınız 400, 500 hatta daha fazla bile veren var. Yaklaşık beş yıldır da Türkiye’nin dört bir makamına yağmur gibi dilekçe yazıyorlar “paramızı kurtarın” diye. Haklısınız sizi dolandırmışlar, ama biraz olsun iğneyi de kendinize batırır mısınız? Siz namuslu insan ile, “bizim insan” arasındaki farkı öğrenemediğiniz sürece bu soytarılık devam edip gidecektir; en sonunda gün gelip dolandırıcıların hepsi darağacını boylayıp idam edilecektir ama pirüs zaferini kazansanız ne olur, kazanmasanız?

Kalın sağlıcakla,

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 05 Ekim  2008

 

 


 

Z ANA SAYFAYA DÖN