Ömer Lütfi KANBUROĞLU             BAŞYAZI

 

 

 

 

"Ayağı Yere Basmak"

 

Türkçedeki güzel  deyimlerden biridir ayağı yere basmak; kısaca, yapamayacağın işe kalkışma demektir.

Uzun yıllardır Türkiye'nin gördüğü bir rüya var: Avrupa Birliği. Hani, "uyanıkken rüya görür" derler ya, işte öyle bir şey. Bu rüyayı okumuş, yazmış, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehirde ve metropollerde yaşayan özellikle "beyaz yakalı" denen meslek sahibi insanlar görüyor. Hatta, bir ara ben bile bu rüyaya inanmak istiyordum, "olsun biz AB'ye üye olamayız ama hiç değilse bu çaba ile demokratik ve uygar bir ülke olma yolunda adımlar atarız" diye düşünüyordum.

Gelgelelim, aradan yıllar geçtikçe bu rüya bir kabusa dönüşmeye başladı. Avrupa Birliği'ne katılma yolunda çaba gösteren ülkemiz demokrasi, insan hakları, ekonomi, özgürlükler, sendikal haklar, sağlık, eğitim reformları ve her şeyden önemlisi ücretlilerin eline geçen maaş konusunda bırakınız bir arpa boyu yol gitmeyi, eskisinden de kötü bir hale geldi.

Avrupa Birliği yolunda atılan adımlara baktığınız zaman bir-kaç sembolik ıvır zıvır dışında bir şey yok. Mesela, neymiş efendim? Taşıt muayene istasyonları özelleşmiş ve taşıtın bir ampulü bile yanmıyorsa muayeneden geçemiyormuş. Yahu, kim ister eski arabaya binmeyi? Madem öyle, Avrupa'da 10.000 Euro'ya satılan arabayı üzerine vergi koyup niye Türkiye'de 30-50.000 Euro'ya satıyorsun?

Adam Avrupa'da yeni arabaya biniyor çünkü UCUZ!

Adam Avrupa'da yeni arabaya biniyor çünkü iki-üç maaşıyla yeni araba alabiliyor.

O zaman elbette muayene istasyonunda arabanın lastik diş derinliğine, lambasına, boyasına bakarsın; oysa, burası Türkiye. Karayollarında dolaşan taşıtların yarısına yakınının ne muayenesi, ne de trafik sigortası var ve olmayacak da!

Çünkü vatandaşın parası yok!

Çünkü vatandaşın çalışıp para kazanabileceği ve emeğinin karşılığını alabileceği bir istihdam alanı yok!

Dünyanın en pahalı benzini,

Dünyanın en pahalı elektriği,

Dünyanın en yüksek vergisi,

Ve bütün bunlara oranla,

Dünyanın en düşük ücreti TÜRKİYE'de...

1990 başlarında eski Sovyet cumhuriyetlerinde mühendis, doktor, profesör, hemşirenin aldığı ücretlerle dalga geçerdik. Oysa ki, gülermişiz ağlanacak halimize. Adamın elektrik, doğal gaz, su, kira, sağlık hatta telefon, ulaşım harcaması diye bir masrafı yok. Hepsi bedava, devlet karşılıyor. Geriye kalan yiyecek içecek ihtiyacını da maaşı ile alıyor. Oysa bizde bir kişinin maaşı ancak kiraya gidiyor gerisini siz düşünün; keşke komünist olsaydık...

Bugünlerde komşumuz Yunanistan'da polis tarafından bir gencin öldürülmesi yüzünden sokak gösterileri bitmek bilmiyor. Geçen akşam haberlerde Yunanlı bir muhabir aslında sokak gösterilerinin temelinde halkın çektiği ekonomik sıkıntıların yattığını ifade ederek, aynen şöyle dedi: "Yunanistan'da işsizlik arttı bu gösterilere katılan insanların çoğu ekonomik sıkıntı çekiyorlar ayda 500-600 Euro ücret alıyorlar".

Lütfen Türkiye ile kıyaslar mısınız? Türkiye'de zaten ücretler 500 ile 600 Euro arasında okusan da, okumayıp amele olsan da aynı, 500 bilemedin 700 Euro. Üstelik bu maaş skalası Türkiye'nin neredeyse %80'ini kapsıyor.

Eeee, ne olacak şimdi,  biz de mi sokağa dökülsek?

Evet, Avrupa Birliği tam üyeliği bir hayal. Bunun hayal olduğunu hepimiz biliyoruz. Çünkü Türkiye üç-beş metropolden ibaret değil. Bu ülkede bırakın Avrupalıları, bizlerin dahi komşu olmak istemediği milyonlarca insan yaşıyor. Birçoğunun yarını belli değil, böyle bir nüfusun evlerine komşu olmasını, sokaklarında dolaşmasını, karın tokluğuna çalışıp işini elinden almasını ister mi insanlar? Elbette hayır!

O zaman, Türkiye bu hayalin peşinde koşmak istiyorsa koşsun, zararı olmaz, bilakis faydası da olur; ama Avrupa Birliği normları hep devlete yontuyor, yüzünü biraz da halka dönse fena olmayacak.

Devlet istihdamın önünü açmak için ucuz enerji üretmek, vergileri düşürmek, mevcut olan onlarca deli dumrul vergisini kaldırmak, benzini hiç değilse Avrupa fiyatına indirmek,  çalışanların ücretlerinde hak ettikleri iyileştirmeleri yapmak ve bunları vakit geçirmeden yapmak zorundadır.

Sürekli kriz, sürekli kriz sanmayın ki böyle sürer, bunun da bir sonu vardır ve bizim gibi sosyo-ekonomik gelişmesini tamamlayamamış ortadoğu toplumlarında sonu hiç de iyi değildir. Avrupalı bilemediniz üç gün sonra evine döner, bu toplumu eve sokmak üç yıl sürebilir...

Kalın sağlıcakla,

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 13  Aralık  2008

 

 


 

Z ANA SAYFAYA DÖN