Ömer Lütfi KANBUROĞLU             BAŞYAZI

 

 

 

 

Sosyo-Politik Yozlaşma

 

"Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır."

Bu güzel söz Amerika Birleşik Devletleri'nin 32. başkanı Franklin Delano Roosevelt’e ait. Ne kadar doğru bir söz; eğitimin bir insanın eline diploma tutuşturmaktan ibaret görüldüğü günümüz Türkiye’sinde bunun sıkıntısını had safhada yaşıyoruz. Etrafımız diplomalı hırsızlar, üçkağıtçılar, yeteneksizler ve bencillerle dolu.

Her partide, her siyasi görüşte ve her ortamda bu insanları bulmak mümkün; bu yozlaşmanın belli bir adresi yok. Toplum, işini yapanlar ile onların sırtında iş yapar görünenler şeklinde ayrışmış.

Bir de, hiçbir yere tek bir çivi çakmadığı halde yapılan işlere bir sürü kulp takanlar var; “peki kardeşim haklısın, gel o zaman şu işi sen yap” dediğinizde ise ara çalışacak adam bulasın.

Doğru ve iyi olanı bilmek, tahmin etmek zor değil. Ortalama zekaya sahip her insan doğru ve yanlış arasında bir ayrım yapabilir. Russel Gough "Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı; doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır” diyor. Yapmadıktan, sorumluluk alıp müdahale etmedikten sonra iyi ve doğruyu fark etmenin  topluma ne faydası var?

İşte burada ahlâki eğitimin önemi ortaya çıkıyor. İnisiyatif alabilmek, sorumluluklarının bilincinde olmak, kendisi için olduğu kadar başkaları için de hak ve adalet kavramlarını önemseyebilmek zihnen ve ahlâken eğitilmiş insanların davranış biçimidir. Bunun için sanayi devrimi, kalkınma, üstün bir uygarlık gerekmiyor. Bu değerler orta çağda da vardı bugün de var. Hatta, orta çağda daha çok vardı; gelişen dünyamızın bizlere mirası oportünizm ve yozlaşma.

Bu yozlaşmanın kökeninde herkesi eğitmek, herkesi diploma sahibi yapmak, herkese eşitlik gibi safsatalar var.

İlk önce herkesi eğitmek için liseden bozma binaların kapılarına üniversite yazdık, ahlâken eğitemediğimiz insanları bu gecekondu üniversitelerde zihnen eğitmeye çalıştık; daha da kötüsü bu üniversitelerden mezun olanlara bir yolunu bulup doktor, doçent, profesör ünvanları verdik. Üç kitap okumuş, beş makale yazmış, yabancı dil bilmeyen profesörler…

Herkese eşitlik gibi safsatalarla insanları  hırsızlık, yolsuzluk, üçkağıtçılık ve sefillikte eşitledik. Ameleyi, işçiyi doktor yapamayacağımıza göre doktoru amele, dişçiyi işçi, eczacıyı tahsildar, memuru garson yaptık.

Evet, memuru garson yaptık. Baksanıza benim bildiğim Tapu ve Kadastro Müdürlükleri kamu görevi yapılan müesseselerdir. Memurun bayramda seyranda eşantiyon alması bile yasakken Tapu dairelerinde alınan rüşvetin adı “bahşiş” oldu. Mahkeme polisin rüşvet alırken suçüstü yakaladığı memurları  “bunlar rüşvet değil bahşiş almışlar” diye serbest bıraktı.

Bu kadar ahlaksızlık, rezillik ve talanın hesabı sorulmaz mı zannediyorsunuz? Eğer bu konuda umutsuzluğa kapılan varsa dünyanın yakın tarihine bir göz atsın. Her şey basit bir kıvılcımla başlar ve en fazla üç ya da beş gün sürer ammaaa, o sürede binlerce kişi ölür, kurunun yanında yaş da yanar, ne paranız, ne de mülkünüz sizi kurtaramaz çünkü beş para etmez. Böyle bir tablo sonunda kazanan olur mu? Hayır. Artık o ülke elli sene belini doğrultamaz, kimse böyle bir şey olsun istemiyor;

ama eğer böyle giderse BUNLAR BİR GÜN OLUR...

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 12  Şubat  2009

 

 


 

Z ANA SAYFAYA DÖN