Ömer Lütfi Kanburoğlu,  Düzeni sağlamakla görevli insanların kafasında soru işaretleri varsa, görev yaparken en ufak bir tereddüt yaşarlarsa artık geri dönülmez nokta geçilmiş ve yönetim çoktan el değiştirmiştir.

 

Bir ihtilalin başarısı

 

 

Kızgınlık sevince, öfke neşeye dönüşebilir,

fakat yıkılmış bir ulus var edilemez ve ölüler yaşama döndürülemez.

Sun TZU

 

Bir ihtilal –halk ihtilali, darbe değil-  ne zaman başarılı olur? Bu soruya cevap vermeden önce ihtilalin başarısının, yönetimi ele geçirmekten ibaret olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Yönetimi ele geçirdikten sonra işler yürür-yürümez, ekonomi batar, ülke mahvolur bunlar konumuz değil.

 

İhtilalin başarısının yönetimi ele geçirmekten ibaret olduğunu düşünürsek, bunu başarmanın önündeki tek engelin ülkenin ordusu olduğu açıktır. Eğer ihtilalin başladığı dakikalarda ordu kışlasında oturuyorsa ihtilal başarıya ulaşır, eğer ordu kışladan çıkar ve müdahale ederse ihtilalin başarı şansı yok denecek kadar azdır.

 

Peki ihtilal nasıl başlar, planlı, programlı ihtilal olur mu?

 

Elbette bir ihtilalin planı programı olmaz. Sadece ihtilal başladığında kim daha hazırlıklı ise yönetimi o ele geçirir ve genelde bu doğal olarak hep ayak takımı olur. Sebebi, zenginlerin o sırada kaçarak ülkeyi terk etme telaşına düşmeleri, aydın ve aristokratların ise evlerinde oturup "bekle ve gör" politikası izlemesidir; sıradan insanlar, kaybedecek şeyleri olmayanlar ise inisiyatifi ele alıp derhal silahlanarak canları pahasına inandıkları uğurda savaşırlar. Sonra, 'ülke nasıl yönetilir' bilmedikleri için yönetimi kendilerine oranla daha iyi bilen aydın ve aristokratlara rızaları ile veya zorla terk ederler.

 

İhtilalin nasıl başladığı ise tamamen sosyo-ekonomik dengelerle âlâkâlı bir konudur. İhtilaller, gelir dağılımın bozulduğu, adalete olan güvenin yok olduğu, kaybedecek şeyleri olmayan insanların ülke nüfusuna oranla yarıdan fazlayı geçtiği toplumlarda birden patlayan toplumsal olaylardır.

 

Bir ülkede ihtilale yol açan sosyo-ekonomik unsurlar, etrafa serpilmiş barut tozu gibidir. Hükümetlerin görevi bu barut tozlarını zamanında fark ederek, çoğalıp birikmesini engellemek, belli bir yerde kümeleşip yoğunlaşmasının önüne geçmektir. Eğer bunlar zamanında fark edilmez, önemsenmez ve gerekenler yapılmaz ise gün gelir birinin attığı 'sigara izmariti' barutu tutuşturur. Bu aşamadan sonra ise barut söndürülemez ve korkunç bir patlama olur, artık bunun geri dönüşü yoktur!

 

Barutun birikmesini engellemek hükümetin, biriktikten sonra birileri tarafından ateşlenmesini engellemek ise ordunun görevidir. Yani bir ihtilalin başarıya ulaşmasını engelleyen en büyük unsur ordunun gelişen durum karşısında takındığı tavırdır. Ordu bu gibi toplumsal olaylarda nasıl tepki verir, ne zaman müdahale eder veya eder mi?

 

Aniden gelişen toplumsal olayların, giderek büyümesi ve yönetime karşı tehlike oluşturması durumunda, eğer ordu mensupları kendilerini devlete ve hükümete sadık hissetmiyorlarsa umursamaz bir tavır takınabilirler. Toplumsal hareketlerin başladığı ilk dakikalar olaylara müdahale etmek için harcanmaması gereken en önemli anlardır. Eğer o dakikalarda toplum düzenini sağlamakla görevli insanların kafasında soru işaretleri varsa, görevlerini yaparken en ufak bir tereddüt yaşarlarsa artık geri dönülmez nokta geçilmiş ve yönetim çoktan el değiştirmiştir bile...

 

Kamu düzenini sağlamak ve ülkeyi korumakla görevli insanlarda oluşan tereddüt psikolojisi, ordu mensuplarının hayatlarını kutsal bildikleri manevi değerler uğruna değil de 'boşa harcadıkları' gibi bir hisse kapılmaları ile ortaya çıkar.

 

Devletin övünç madalyası almış, kahramanlık payesi ile ödüllendirilmiş mensupları, gaziler ve şehitlerin aileleri kendilerini “harcanmış, kullanılmış ve boşa geçmiş bir ömrün kader kurbanları” gibi görürse ardından gelen yeni nesle bayrağı nasıl emanet edeceksiniz?

 

Bu örnekleri görenler bir daha görev yaparlar mı?

 

Yaşadıkları ikilem sonucu ortaya çıkan düş kırıklığını bertaraf edebilmek kolay mı? İnandıkları her türlü manevi değeri bir anda çöpe atıp yollarına devam edemeyeceklerine göre, hizmet etmek amacıyla sahip olduklarını düşündükleri en yüce değer için başka bir arayış içine girmezler mi?

 

Bu aşama tehlikeli, kimsenin önemsemediği ama farkında vardığı zaman da iş işten geçmiş olacağı bir husustur.

 

Herkesin Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”ni dikkatlice okuması amacı ile bir kez daha yayınlıyorum:

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

 

Mustafa Kemal ATATÜRK

20 Ekim 1927

 

omerkanburoglu@yahoo.co.uk  14  Mayıs  2009