Ömer Lütfi KANBUROĞLU             BAŞYAZI

 

 

 

 

SEKA Kapatılmamalı(ymış)!

 

 

İzmit SEKA müessesesinin özelleştirme takvimi çerçevesinde alınan kapatılma kararı, sonunda hükümet tarafından uygulamaya konuldu. İşveren, isteyen isçiyi başka bir fabrikada görevlendirme, istemeyeni de tazminatını verip işten çıkartma kararı aldı. Sonuçta ise fabrikayı kapatacak.

 

Kıyamet kopuyor. İşçiler direniyor, birileri işçileri kışkırtıyor, SEKA ile uzak yakın hiçbir alakası olmayan insanlar başka başka şehirlerde eylem yapıyor; neymiş efendim SEKA kapatılmamalıymış.

 

Niye kardeşim? SEKA dediğiniz, kapatılmasın diye kıyamet koparan gazeteler de dahil kimsenin kullanmadığı kalitede kağıt üreten bir kurum. Böyle dediğiniz zaman, “SEKA’ya yıllardır yatırım yapılmıyor. Bu yüzden de çağın gerisinde kaldı, kaliteli üretim yapamıyoruz” diyorlar.

 

Ülkenin kaynakları belli. Bu ülke yıllardır dışarıdan borç alıp, borcunu borç ile ödüyor. Kıt kaynaklarını, piyasanın ihtiyacı olmayan bir kağıdı üreteceğim diye niye harcasın? Kağıt dediğiniz artık her yerde satılan bir ürün, üstelik daha ucuz ve kalitelisi…

 

İnsanımızın vergi ödemekten beli büküldü, SEKA kağıt üretecek diye mi ödüyoruz bu vergileri? Üstelik, konu ile alakası olmayan insanlar bilmez; ama gazetelerin bilhassa yönetim kadrosunda çalışmış insanlar gayet iyi bilirler ki, SEKA yıllar yılı hükümete yakın basın organlarına peşkeş çekilmiştir. Hükümetleri eleştirenler kağıt bulamaz, hükümete yakın basın organları ise kapasitelerinin üzerinde kağıt alıp karaborsadan para kazanırlardı. Tabi bu, SEKA’da çalışanların suçu değil; ama önemli olan kurumun ne işe yaradığı değil, neye hizmet ettiği.

 

Dikkat ediniz, SEKA kapatılmasın diyen insanlar genelde ticaret ile hiç uğraşmamış, bugüne kadar herhangi bir yerde taş üstüne taş koymamış, piyasa kurallarından bihaber insanlar yahut da, sendikacılar, çalışan personel gibi bu işten çıkarı olanlar.

 

Başta çalışanlar olmak üzere, bu işten çıkarı olan insanları anlamak mümkün, işsiz kalmak çok kötü ve zor bir şey; ama işin bir de hakkaniyet ölçüsü var. İşveren çalışanları tazminatlarını vererek çıkarıyor. Tazminatları da kamuda çalışan bir genel müdürün emekli olduğu zaman aldığı emekli ikramiyesinden daha fazla tutuyor. El insaf kardeşim, bugün ülkemde binlerce insan tazminat dahi alamadan işinden gücünden olmuş. Size yapılan uygulamada bir kanunsuzluk var mı? Devlet topladığı vergilerle kağıt üretmek zorunda mı? Bu, ancak komünist bir ülke mantığı ile açıklanabilir.

 

Genel olarak bütün dünyada kabul gören uygulamalarda, bir işe başvuracağınız zaman ilk önce işe uygunluğunuz denetlenir. Bu da diploma, yeterlilik sınavı, mülakat ve bonservis gibi belge ve uygulamalarla sağlanır. Peki sahibinin devlet olduğu fabrika ve kurumlarda işe girerken Ahmet beyin damadı, Sibel hanımın kızı, filanca milletvekilinin tanıdığı, Sayın Bakanın listesi gibi unsurlar ne diye ön plana geçiyor? Ne diye, üç kişinin yapması gereken işe 303 kişi alınıyor? Ne diye, kuruma alınması gerekenle alakası olmayan araç ve gereç alınıyor? Ne diye kuruma lüzumsuz ve atıl yatırım yapılıyor?

 

Çünkü “devletin malı deniz yemeyen domuz”!

 

Arkadaşlar, devletin malı deniz-meniz değil; artık malı-mülkü de kalmadı. Hâlâ bu mantığı devam ettirirsek yediğiniz şey devletin kendisi olacak. Bunun önüne geçmenin de tek bir yolu var, devlet işveren konumundan çıkarak asli görevi olan denetleme ve piyasa şartlarının oluşmasını temin etme ile uğraşmalı.

 

Böyle çarpık bir sistemde devlet, bırakınız piyasa şartlarının oluşmasını dolaylı vergileri sürekli arttırarak aksine piyasa şartlarını da baltalıyor.

 

Hal böyleyken insanlar da, haklı olarak bulunduğu mevki ve makamdan taviz vermek istemiyor; aksini yaparsa aç kalacak. Çalışanların tepkilerini anlamak mümkün; fakat, artık popülist politikalarla bir yere varamadığımızı diğer insanların da anlamasının zamanı geldi de geçiyor.

 

  omerkanburoglu@yahoo.co.uk< 21  Şubat 2005

 


Z ANA SAYFAYA DÖN